Turkey

(Bu yazı fransızca ve ingilizce 25 ekim 2010’da yayınlanmış.).

Ilk olarak, Avrupa Birliği’nden bir kaç hükümet Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili kesinlikle bir referandum organize etmek istiyorlar. Ama Lizbon antlaşması ile ilgili bir halk oylaması düzenlemek istememeleri açıklayıcıdır (sadece Irlanda bir tane düzenledi). Billur gibi: vantandaşları bu antlaşmaya karşı oy verebileceklerinden dolayı korkttular, bu yüzden bir referanduma karşı çıktılar. Demokrasi bu mudur? Ancak, bu hükümetler Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili bir referandum organize edilmesi gerektiğini açıklıyorlar, ve bunu “demokrasi adına” mazur gösteriyorlar. Pekâlâ, anladığım şu ki bu hükümetler demokrasiyi kendi çıkarları için manipule ediyorlar, çünkü karar vermişler ki vatandaşları Lizbon antlaşması ile ilgili doğru veya makul kararı vermek için kabiliyetli değiller. Neden? Çünkü biliyordular ki vatandaşları “Hayır” oyu verebilirdiler. Ama bu hükümetler karar vermişler ki vatandaşları Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili kabiliyetlidirler. “Yes, I think to myself “What a wonderful world”. Oh yeah”.
Medyalar AB vatandaşlarına Türkiye’nin sadece negatif yanını göstermekten o kadar alışkındılar ki bu vatandaşlar mahkûmları ve rehinleri olmuşlar ve bundan ötürü çok önyargıları var. Bu vatandaşlar, ki Türkiye’yi bilmiyorlar, bu nedenle Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdılar, halbuki Türkiye 10 yıldır AB’ye bir aday ülkedir, halbuki AB-Türkiye müzakereleri zaten başladı. AB vatandaşları Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdılar çünkü Türkiye ile ilgili sistematik bir dezenformasyonun kurbanıdırlar, bilhassa medyalar tarafindan (kim medyaları kontrol ediyor? Türkiye’ye karşı neden öylesine bir dezenformasyon savaşı olduğunu anlamak için bunu bilmemiz gerekiyor). Ve Türkiye hakkında öylesine bir önyargılar okyanusu var ki herhangi bir objektif veya pozitif haberi tolere etmek için çok zor ve dev bir görev gerekiyor. Neden? Pek çok AB medya ve siyasetçilerden dolayı, çünkü Turkiye ile ilgili bir beyin yıkaması yapıyorlar. Türkiye’nin pozitif yanlarını tanıttırmak enderdir. AB krallığında berbat bir şey var.
Hatırlatalım ki Türkiye bir AB üyesi olmak istiyor çünkü bu her zaman kendi uluslararası siyasi projesi olmuştur: Türkiye, Avrupa Ekonomik Toplum’unun zamanında siyasal bir Avrupa’ya katılmak istediğini belirtti. Altını çizelim ki AET/AB bir kültürel perspektifte yaratılmamıştır, ama her zaman bir ekonomik ve siyasi proje olmuşlardır. Italyanlar ile Belçikalıların aralarında benzer tarafları ne? Veya Yunanların ve Ingilizlerin aralarında benzer tarafları ne? Angela Merkel ve hrıstiyan demokratlar AB’nin anayasasında: “AB’nin kökeni Hrıstiyanlıktır” içermeye çalıştılar, ama başaramadılar. Bu laikliğe karşı bir teşebbüsiydi. Her nasılsa, Türkiye AB’ye bir çok sembolik alanda çok yakın. Mesela Türkiye Eurocontrol bir üyesidir (1989’den beri, halbuki bir kaç AB ülkeleri ondan sonra üye olmuşlar). Ve bir miktar sorumsuz politikacıların Türk karşıtı oyununa rağmen, Türkiye’nin AB üyeliği hâlâ ufukta. Olli Rehn söyledi ki Türkiye’nin AB üyeliği hayatidir. Günter Verheugen söyledi ki Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin AB’ye olduğundan daha çok ihtiyacı var (fakat, bay Verheugen, neden Kıbrıslı Rumlar AB üyesi yapıldılar, halbuki onların AB üyeliği – tıpkı Yunanistan’nın AB üyeliği gibi – Türkiye’nin AB üyeliğine bir engel olacağını belliydi? Bir başka deyişle, Avrupa Birliği, Yunanistan ile, kendisi ile Türkiye’nin arasında – dine dayalı – bir Demirperdesi oluşturdu,

Kıbrıs Avrupa’da mı? Kıbrıslı Rumlar avrupalı mı?
Kıbrıs Avrupa’da mı? Kıbrıslı Rumlar avrupalı mı?

ve 2004’de, Kıbrıslı Rumlar ile ikinci bir Demirperdesi oluşturdu), buna rağmen, AB’de bazı politikacılar ve çok etkili nefret ile dolu lobiler bu üyeliği sabote etmeye çalışıyorlar. Işin doğrusu, yönetmeğe lâyık olmayan nefretle ve yolsuzlukla kör olan bazı rezil siyasetçiler, AB ile Türkiye’nin resmi füzyonunu tehlikeye atıyorlar. Ispanya, geçen hazıran söylediği gibi, Türkiye AB tarafından ayrımcılık mağdurudur. Hatırlayalım ki Türkiye-AB müzakerelerinden 19 fasıl bloke edilmiş durumda. Bu ayıp çifte standartlara rağmen Türkiye hâlâ bir AB üyesi olmak istiyor. Ama AB içindeki bu uyeliği destekleyen siyasetçiler bu aşağılanmaya karşı gerçekten harekete geçmeselerse, Türk vatandaşları Türkiye’nin AB üyeliğine “Hayır” oyu kullanabilirler. Neden? Türk karşıtı nefretinden dolayı, ve bu nefret öyle bir büyüklüktedi ki bir ticarete dönüştü. Bu nefret tahammül edilmez, bilhassa bir AB’de, ki medeni ve modern olduğunu iddia ediyor.

1949’da, Türkiye Avrupa Konsey’inin bir kurucu uyesi oldu. 1952’de, NATO’nun kilit bir üyesi oldu. 1963’de, Avrupa Ekonomik Toplumu ve Türkiye Ankara Antlaşmasını imzaladılar, bu antlaşma Türkiye’nin AET/AB üyeliğini öngörüyor. 1995’de, Avrupa Birliği ve Türkiye Gümrük Birliği’ni imzaladılar (Bay Alain Juppé bu dosyanın üzerine çalıstı), ve 1996’da yürürlüğe girdi. Üyelik öncesinde önemli bir adım. 1999’da Helsinki’de, AB’nin tümü imza attı ve Türkiye’yi resmi olarak birliğe bir aday tanıdı, ve Türkiye önceki her aday gibi muamele edileceğini ve hedef AB’ye tam üyelik olduğunu vurguladı. 2004’de, tüm AB devletleri imza attılar müzakereler 2005’de baslaşın diye. Ve Jacques Chirac ve Gerard Schröder’ün kilit rolleri olmasaydı (Fransa ve Almanya adına imza attılar), müzakerelerin başlangıcı onaylanmazdı. Yine 2004’de, AB vatandaşlarının doğrudan temsilcisi olan AB parlamentosu, AB-Türkiye müzakerelerinin açılışını kuvvetli bir şekilde destekledi (262 oya karşı 407). Avrupa demokrasisi kendisini başka bir seviyede ifade ettmişdir. Eğer AB 1963’de, 1999’da ve 2004’de imza attı ise, demek ki Türkiye’yi Avrupalı bir ülke olarak değerlendiriyor. Kararlar çok önceden alındı, demokrasi sorgulanamaz. AB bir demokrasidir, değil mi?

Böylece, Türkiye’nin AB üyeliği meşrudur (bunun yanısıra, kendince uluslararası siyaseti sayesinde Türkiye, AB üyeliği için lâyıktır: hatırlamak lazım ki Tony Blair’in Birleşik Krallığı, Amerika Birleşik Devletleri’ni destekledi ve Irak’ı istila etti. Ama Türkiye ABD’ye kendi topraklarından faydalanmak için yetki vermedi, ve ABD Irak’ı kuzeyden kanuna aykırı bir şekilde saldıramadı, oysa AB’ye üye olan Ingilizler AB’den ayrıldılar, ve tüm birliğe zarar verdiler. AB ilkelerine karşı hareket ettiler. Ama Türkiye aynen bir gerçek AB üyesi gibi davranmıştır, asıl AB üyelerin aksine. Öte yandan, günümüz Türkiye yeniden AB prensiplerine vefalı olduğunu ispat ediyor: Ahmet Davutoğlu beyefendinin “komşular ile sıfir sorun” politikanın geleceği parlak. Bu siyaset, istikrarı sürdürmeyi ve barışı yaymayı hedefliyor. Ahmet Davutoğlu beyefendi her ülke ile başarılıdır çünkü candandır. Bir anlamda Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü gerçekleştiriyor. AB komisyonu, Türkiye’nin yurtdışı siyaseti AB üyeliği ile örtüştüğünü ve desteklediğini açıkladı. Böylece, uluslararası katılımı nedeniyle de Türkiye AB üyeliğini hak etmiştir).

Ama o takdirde neden Türkiye’nin AB üyeliği sorgulanıyor? Neden AB kendi imzalarına saygı duymuyor? Nasıl Türkiye AB’ye güvenebilir ki?

Nasıl AB dünyada inandırıcı olabilir ki? Sadece bay Sarkozy ve bayan Merkel tarafından mı yönetiliyor? (dine dayalı ideolojilerinden dolayı bu iki sözde liderler dünyada daha çok tehdit yaratıyorlar. Bu iki sözde liderler Türkiye bir AB üyesi olmasını istemiyor ama askerlerimizi Afganistan’a ölüme doğru göndermeyi tercih ediyorlar). AB’de 27 üye yok mu?

Neden Türkiye’yi destekleyen AB’nin büyük ülkeleri hiç bir şey yapmıyor? AB’nin gerçek niyeti ile ilgili şüphelerim var, çünkü Türkiye ile müzakerelerin sabotajını seyretmekten yetiniyor.

Hiç kimseyi kandırmayalım, Türkiye AB’nin sorunlarından sorumlu değil. Orada burada onun AB uyeliği ile ilgili bir referandum isteniliyor. Eğer bugün bir referandum düzenlenseydi, AB vatandaşlarının beynindeki yerleştirilen önyargılardan dolayı sonuçları önceden bilirdik. AB’li medyalar ve pek çok AB’li siyasetçiler AB vatandaşlarının bu üyeliğiye karşı olmaları için ellerinden geleni yaptığı sürece pozitif bir sonuç ummayamayız. Bir yandan medyalar Türkiye’ye karşı propaganda yapıyorlar, öte yandan bir referandum talep ediliyor. Bu ahlâk bozucu.
Ayrıca, ikinci dünya savaşı sonrasında, AET/AB’yi oluşturmak için Fransızların Almanlar ile birleşmek için fikirleri sorulsaydı, yani eğer Fransa’da bir referandum organize edilseydi, Fransız vatandaşları “Evet” oyu kullanırdılar mı? AET/AB var olurmuydu? Ikinci dünya savaşı sonrasında, Hollanda’da bir referandum organize edilseydi, ve soru şu olsaydı: “AET/AB’yi yaratmak için Almanya ile birleşmeyi kabul ediyor musunz?”, eh hemen hemen tüm vatandaşlar “Hayır” oyu kullanırdılar. Böylece, AB vatandaşların büyük bir kısmı Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını tekrarlamaktan vazgeçmeliyiz, çünkü Fransız veya Hollandalı vatandaşların fikirlerini bir referandum aracılığı ile sorgulasaydık, AEK/AB hiç bir zaman var olmazdı.

Şunun altını çizmek lazım: Türkiye AB’nin sorunlarının kaynağı değildir, ama bay Sarkozy, bayan Merkel, ve partileri UMP ve CDU-CSU sürekli Türkiye’ye karşı iğrenç bir propaganda yürütüyorlar (bir hatırlatma: 1981’den beri, Yunanistan AB’den 100 milyar euroluk fonlardan faydalandı, ve bu büyük paraların sayesinde kendisini modernize edebildi. Ama aynı zamanda utanmadan Türkiye’nin AB’ye adaylığını 20 yıl boyunca veto etti. Ve günümüzde, Yunanistan büyük bir kriz içinde, ve AB kapısını çalıyor ve yine para istiyor. Üstelik, aynı zamanda utanılası bir şekilde Kıbrıslı Türkler’e karşı Kıbrıslı Rumlar’a destek veriyor, halbuki 2004’de Annan barış planını reddedenler Kıbrıslı Rumlardır. Ve aklıma gelmişken, Yunanistan’dan sonra şimdi Kıbrıslı Rumlar – bay Sarkozy ve bayan Merkel’in destekleriyle – Türkiye’nin AB uyeliğini sabote ediyorlar). Bayan Merkel ve bay Sarkozy Fransız ve Alman vatandaşlarını Türkiye’nin AB uyeliği ile eğlendirmekten çok Fransa’nın ve AB’nin gerçek sorunları ile ilgilensinler: işsizklik, emeklilik ve çevre gibi sorunları ile ilgilensinler.

Ama doğrusu bu sorunlara çözüm sunamadıkları için ve dikkati başka yöne çekmek için Türkiye’yi kullanıyorlar, ve böylece âlemi eğlendiriyorlar. Ve bu sözde liderlere sadık olan bir sürü medya ve diğer destekçiler gözlerini kapatıyor ve Türkiye’yi işaret ediyorlar. Bu ünlü politikacılar ve sadık destekçileri alçak eylemleri ile sürekli Türkiye’ye saldırıyorlar, çünkü bu çirkin oyunu oynamak işsizliğe karşı başarısızlığının sorumluluğu kabul etmekten daha kolay (bu arada, AB’yi kandırmak için istatistiklerini tahrif eden Yunanistan’dır. Mahfi Eğilmez’in Euractiv Türkiye’ye söylediğini aktarmak istiyorum: “Bence Yunanistan AB desteği alsa da almasa da bu krizden çok uzun bir süre çıkamaz. Cin şişeden çıktı. Yani Yunanistan ekonomisinin hiçbir altyapısı olmadığı ancak desteklerle ayakta kalabildiği artık herkes tarafından anlaşıldı.” Halbuki Türkiye’nin ekonomisi AB’nin ekonomisine o kadar bağlıdır ki Türkiye üye olduğu zaman Euro bölgesine hemen katılabilecektir).

Türkiye’nin AB uyeliği dev bir görev gerekiyor. AB, 1999’da Helsinki’de, Türkiye önceki her aday gibi muamele edileceğini, ve hedef AB’ye tam üyelik olduğunu vurguladığına rağmen, günümüzde bu sözler katiyen gerçek dışı olduğunu fark edebiliriz.

(Finlandiya, Türkiye’yi destekleyen AB’nin en samimi ülkesidir, devleti de, vatandaşı da.

Bu yüzden, siyasi yetkim olsaydı, Helsinki’yi Istanbul’a AB’nin ilk ülkesi seçerek hızlı bir tren ile bağlamasını sağlardım.

(Ama AB Finlandiya’nin tarafında değil, Türkiye’nin AB üyeliğini bloke etmek için Kıbrıslı Rumların tarafinda olmak istiyor. Elmar Brok, Angela Merkel’in yakın bir iş arkadaşı, bir kaç ay önce bunu söyledi: “Kıbrıslı Rumlar bize ne sorarsa onu yaparız”).

Finlandiya her zaman Türkiye’nin AB uyeliğini samimiyetle destekledi. Finlandiya Türkiye’nin gerçek bir dostudur. Kiitos Suomi.

Üstelik, Fin ve Türk dilleri birbirine benziyorlar. Diger bir pozitif nokta: Finlandiya Turkcell için yatırımda bulundu. Türkiye’yi ve Finlandiya’yı bağımsızlık mücadelerinin nedeni ile de birbirine benzetebiliriz. Son olarak, ikisi de çok genç uluslar).

Böylece, AB Türkiye hakkında 1999’daki vaadini yerine getirmiyor. Doğrusu Türkiye AB’nin çifte standardlarına mağdurudur: bir yandan, 2004’te müzakereleri açmak için kararı alınmadan, Türkiye ile bir fasıl eski aday ükeler gibi hızlıca kapatılamayacağını altını çizilmişti. Öte yandan, bu yeterli olmamış gibi, bir sürü fasıl bloke edilmiş durumdadır. Kıbrıs sorunu nedeni ile AB 8 fasıl bloke ediyor (ama neden 8?). Bay Sarkozy 5 fasıl bloke ediyor. Bu tıkanıklık AB prensiplerine aykırıdır. Ama AB’de hiç kimse harekete geçmiyor. Ve Kıbrıslı Rumlar 6 fasıl bloke ediyor. Yani Avusturya’nın bu işi yapmasına gerek kalmadı. Bay Sarkozy ve Yunan tarafı AB ilkelerine karşı davranıyorlar. AB seyirci kaldığı için cezalandırılmadan hareket ediyorlar. Inanılmaz. Neden hiç bir AB uyesi müdahale etmiyor? AB ruhu nerede? Robert Schuman ve Jean Monnet bu ahlaken kötü durumudan utanırlardı.

Ekleyelim ki çok sayıda siyasetçi ve medya Türkiye’nin avrupalı kimiliğini hâlâ sorguluyorlar, halbuki 1963’te Walter Hallstein şunu dedi: “Türkiye Avrupa’ya ait”. Böylece, Türkiye her yönden hakikaten çifte standartlarla karşı karşıyadır. Son ama aynı derecede önemli olarak, Türkiye-AB müzakerelerin sonunda Fransa’da (ve muhtemelen Avusturya’da) bir referandum organize edilecek. Bu bakımdan, AB’ye katılmak için Türkiye’den beklenen işler gerçekten dev bir görev oluşturmaktadır. Ve AB Türkiye’den o kadar talepkârdır ki Turkiye olasılıkla AB’nin mükemmelliğe en yakın ülkesi olacaktır.

Bir kaç ay önce Egemen Bağış söyledi ki Türkiye yasalarını geliştirmek için veya daha modern olmak için yeni bir fasıl açılmaşını beklememektedir. Bundan dolayı, bir fasıl açıldığı zaman, Türkiye’nin yapacağı iş azalacak. Ama sorun AB’nin 2004’de empoze ettiği ekstra kurallardır, yani çifte standartlar.

AB’nin çirkin çifte standartalarına rağmen, Egemen Bağış yoğun bir şekilde çalışıyor ve provokasyonlara cevap verecek zamanı yok. Bu provokasyonların amacı AB’nin çifte standartlarını maskelemek, bir de AB-Türkiye müzakerelerinin tıkanıklığı ile ilgili Türkiye’nin suçlu olduğunu inandırtmak. Kıbrıs sorununu manipule eden kişi Egemen Bağış değil. 5 kritik fasıları bloke eden kişi Egemen Bağış değil. Bay Sarkozy onları bloke ediyor. Bay Sarkozy Kıbrıs sorununu manipule ediyor. Bu berbat gerçekleri kamufle etmek isteyenler onurlu değiller. Egemen Bağış, AB-Türkiye müzakereleri ile ilgili Türkiye’nin hangi ilerlemeleri yapmak zorunda olduğunu çok iyi biliyor, ama AB onun işini engelliyor. Son olarak, Egemen Bağış bir kaç kez şunun altını çizdi: Türkiye kendisi için ilerliyor, AB için değil. Bir sürü Türk de aynen düşünüyor, ben dahil.

Türkiye’nin en önemli ilerlemesi anayasasının reformudur. Şimdi, Türkiye’nin hedefi yepyeni bir anayasa yazmak. Bu çok önemli. Bu anlamlı bir gelişme. Ria Oomen-Ruijten söylediği gibi, bu bir fasıl açmaktan daha önemli. Ama bayan Oomen-Ruijten, AB’nin Kıbrıs ile ilgili ahlâk bozucu oyununu unutmayalım lütfen. Herkes biliyor ki AB-Türkiye müzakereleri dondurulmuş durumda çünkü bir kaç sorumsuz AB hükümetler onları bloke olmasını istiyor.
Ancak, Türkiye’nin geleceği parlak, çünkü yakında yeni bir anayasası olacak.

Fransız ve AB’li bir çok politikacıların ve medyaların Türk karşıtı ırkçılığından dolayı kalbim kırıldı. Özellikle 2004’den beri, Türkiye inanılmaz bir linç kurbanıdır. Utanıyorum. Kızgınım. Hakaret edilmiş hissediyorum. Türk kimliğim çok etkilendi. Ama fransız olarak da acı çekiyorum.

Ama en önemlisi öfkeliyim çünkü 30 yıldır AB Turkiye’yi PKK’ya karşı mücadelesinde terk etti. Ve AB PKK’yi terrör orgütü olarak tanımlamak için 20 yıl bekledi. Neden? PKK 40 000 insanı öldürdü. Ve bu terörizm Türkiye’ye 200 milyar euro’ya maloldu.

Avrupa Birliği’nin başka bir ihaneti de beni öfkelendiriyor: Türkiye, bir NATO üyesi olarak, soğuk savaş esnasında hayati bir görev üstlendi. AB tamamiyle Turkiye’ye ihtiyacı vardı, ve Turkiye onu korudu. Ama AB politikacıların aralarında çok sayıda hainler var. Medyalar de hainler ile dolu. Türkiye’nin soğuk savaş esnasındaki kilit rolünü unutmak istiyorlar. Bir kaç ay önce David Cameron Türkiye’ye gitti ve bu rolü vurguladı: “Türkiye’ye kampın nöbetini tutması istememizi ama çadırın içine girmesini engellememizi bir hata olduğunu inanıyorum”. Ama AB’deki hainler onu dinlemedi. Ve hâla dinlemiyorlar.

Bu ihanetlerin sebebiyle, bazen Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgil kararsızım.

Avrupa Birliği Atatürk’ün Türkiye’sini hak ediyor mu?

Avrupa Birliği Sami Selçuk, Yaşar Kemal, Elif Şafak, Ismaïl Cem, Ahmet Davutoğlu, Beşir Atalay, Kemal Derviş, Ilker Başbuğ, Ishak Alaton, Güler Sabancı, Sina Akşin, Sezen Aksu, Orhan Gencebay, Sertab Erener, Barış Manço, Pinhani, Mithat Bereket,.…. veya Mehmet Ali Birand’ın ülkesini hak ediyor mu?

Bence Avrupa Birliği Türkiye’yi hak etmiyor. Bazı siyasetçiler söylüyor ki birkaç yılda AB Türkiye’ye birliğe girmesini istiyecek. Ama AB’nin yüzleşeceği bir sorun olacak: Türk vatandaşlarının düşünceleri. Türkler AB’ye girmek için “Evet” oyu kullanacaklar diye bir beklenti içinde olmak kendisini beğenmiş ve üstünlük kompleksi bir anlayışıdır.

Ilk olarak, Türkiye’nin nüfusu genç oysa AB’ninki yaşlanıyor. Ikinci olarak, Türk ekonomisi süratle büyüyor ve çok büyük bir potansiyeli var. Üçüncü olarak, TPAO’nun müdürüne göre, Türkiye petrol ve gaza sahiptir: Karadeniz’de (40 trillion petrol varili ve 4 trillion M3 gaz), Akdeniz’de ve doğusunda da. Bunun yanısıra, Türkiye dünyanın yüzde 90 bor rezervlerine sahiptir. Bor geleceğin enerji kaynağıdır (mesela bor geleceğin uzay gemilerini besleyecek). Son olarak, Türkiye bir askeri super güç (NATO’nun ikinci ordusu).

Atatürk’ün sayesinde, Türkiye, içindeki hangı etnik kökeni olursa olsun tüm Türkler barış içinde yaşayan laik bir cumhuriyet. (Türkiye Fransa ile Avrupa’nın en laik ülkerlerden bir tanesi. Şaşırtıcı, değil mi?).

Böylece, Türkiye’nin geleceği parlak. Ve çok zengin bir ülke olacak. Neden hainler tarafından yönetilen bu AB’nin bir üyesi olmasını istesin ki? Neden Türkiye bu AB için bir nakit para kaynağı olsun ki? Bu AB, ki hâlâ hainliğini Kıbrıs sorununu manipule ederek ispat ediyor? Bu AB, ki Türkiye’nin AB geçidini yok etmeye çalışıyor?

Türkiye uzun bir zamandır göz dikilen bir ülke. PKK ve avukatı DTP/BDP, yurtdışı karanlık güçler ile birlikte Türkiye’de kaos yaratmaya çalışıyorlar. Türkiye’yi bölmek istiyorlar çünkü Türkiye bir süper güç olmasını istemiyorlar. Istikrarsız bir Türkiye bu lobilerin ve ülkelerin yararına.

Ama Türkiye birleşmiş bir ülke ve her zaman olacaktır. Türkiye sekiz yıldır ekonomik ve siyasi olarak istikrarlı bir ülkedir. Ve bazı hükümetleri ve bir sürü lobileri rahatsız eden bu istikrar, Türkiye’nin ulusal ve yurtdışındakı sorunlarını çözme imkânı veriyor. Türkiye mümkün olduğu kadar tüm bu sorunları hızlıca çözmeye çalışıyor. Çok çalışıyor ve olağanüstü neticeler elde ediyor. Ama AB işini yapsa, gerçek rolünü üstlense, Türkiye bu sorunları daha çabuk çözer. Ama AB itibarlığını kaybettiğini bir kaç kere kanıtladı, çünkü Turkiye’ye yardım etmekten yerine ilerlemesini engelliyor. Fransız Yeşiller partisinden Hélène Flautre, Avrupa Birliği Türkiye’nin bölgesindeki rolünü kıskandığını söÿledi.

Sonuç itibariyle, AB-Türkiye’nin eskiden beri süregelen münasebetleri var. Türkiye Avrupa’ya 1949’dan beri yakındır (Avrupa Konsey’inin yeni başkanı bir Türk – ama 61 yıl sonra). Ve AET/AB’ye 1963’den beri yakındır. Anti-semitizim ve islamofobya insanlığa karşı bir suç olduğunu söyleyen ve Ispanya’nın başbakanı José Luis Rodriguez Zapatero ile medeniyetler ittifakını kuran Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçen ay şunu söyledi: “Avrupa Birliği Türkiye’yi 50 yıldır bekletiyor. 50 yıl bekleyen başka bir ülke yoktur.”

AB inandırıcı değil çünkü sözlerini tutmuyor. Ve bazı ülkeler bundan memnun. Ama bir şeyi açığa kavuşturmak lazım: Türkiye ne AB-Türkiye müzakerelerinin tıkanıklığından sorumludur, ne de AB vatandaşlarının Türk karşıtı kondisyonlamasından. Ama bir kaç AB hükümetlerin çifte standartlarına rağmen, türk gemisi AB’ye doğru yol almaya çalışıyor.

Türkiye, demokrasisinin gelişmesinden dolayı daha uyumlu bir ülke olmaya başlıyor. Türkiye anayasası ile ilgili kısmi bir reformu kabul etmeyi başardı, ve bu reform yepyeni bir anayasaya yol açıyor, ve gelecek yıl bu yeni anayasanın son şekli her siyasi partinin ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla verilecektir.

Türkiye ekonomik ve siyasi bir dünya gücü de olmaya başlıyor. Bu nedenle, neden Türk vatandaşları AB üyesi olmayı istensinler ki? Türk vatandaşları, AB-Türkiye müzakerelerinin sonunda (veya önceden, kim bilir?) bir referandum aracılığı ile “Hayır” oyu kullanibilirler. Neden? Iki sebep ile: ilk önce çünkü zengin olacaklar, bu yüzden AB’ye üye olurlarsa AB bütçesine çok katkıda bulunmak zorunda olacaklar (bu AB, ki 2030’a kadar 100 milyon yeni işçiye ihtiyaç duyacaktır). Ondan sonra, çünkü nasıl sayısız AB politikacı, hükümet ve medyalar Türkiye’yi o kadar aşağıladıklarını hatırlayacaklardır.

Şahsi kanaatime göre, birçok Avrupalıların bu ahlaksız ırkçılığını hiç bir zaman unutmayacağıma rağmen, Türkiye AB’nin bütçesine çok fazla katkıda bulunacağına rağmen, Avrupalılar kesinlikle Türkiye’yi hak etmediklerine rağmen, ahlaki yükümlülükten dolayı Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemek zorundayım. Çünkü dünyanın kaderi onların ırkçılığından, üstünlük komplekslerinden veya paradan daha önemli.

Aslını sorarsanız, AB maalesef sadece ABD’nin uzun zamandır empoze ettiği feci dünya siyasetini izleyen bir siyasi gemi enkazıdır. Ama Turkiye ile kaynaştıktan sonra, AB nihayet gerçek işini yapabilecek: barış için çabalayabilecek. Evet, AB, bir AB üyesi Türkiye ile nihayet uluslararası güçlü bir oyuncu olmaya başlayak, ve kesinlikle ABD’nin ve endüstriyel lobilerinin askeri politikalarına bir alternatif önerebilicektir. AB, ABD’nin küresel bir rakibi olacak. Sırası gelmişken, Türkiye’nin çok hassas jeo-stratejik pozisyonundan dolayı, AB’nin AB üyesi bir Türkiye sayesinde herhangi bir uçak gemisine ihtiyacı olmayacaktır.

Birçok AB politikacılarının ve medyalarının anti-Türk ırkçılığı iğrençdir. Ama önemli değiller. Çünkü AB-Türkiye ittifakı gezegenin birçok sorunlarını üretken çözebilecektir. Bu ittifak, bu Robert Schuman ve Jean Monnet’ye karşı hainler yüzünden tehlikeye atılmamalıdır (Türkiye’yi dahil eden bir AB ile daha iyi ve daha güçlü olmaktan mı korkuyorlar?).

Saygılar,

Cem

Dipnot: beni ilgilendiği kadarıyla, Fransa’da, orta okulda veya lisede, hiç bir zaman Atatürk’ü ve başardığı projesini ele aldığı herhangi bir tarihi kitabı okuyamadım. (Bir gün şu soru sorulmuştu: “Mutlu musunuz?”. Atatürk bu cevabı verdi: “Evet, çünkü başardım.”). On yıllardır, Atatürk’ün kurduğu bağımsız laik Türk cumhuriyeti ile ilgili hiç bir zaman herhangi bir televizyon programı duymuş olmadım. Bir şey daha: Türk kadınları Fransız kadınlardan çok önce oy hakkına sahip oldular, ama Fransa’da bir üstünlük kompleksi olduğu için, bu bilgi bloke ediliyor. Türkiye ile ilgili herhangi bir pozitif enformasyon tolere edilmiyor. Bu nefrete dayalı apaçık anti-Türk propagandasına rağmen, inanıyorum ki çok güzel Türk dilimiz resmi bir AB dili olmalıdır, çünkü dünya bir AB üyesi Türkiye’yi hak ediyordur.

Dipnot 2: başka bir pozitif yan da var şu ki Türkiye bir AB üyesi olduğu zaman vereceği en güzel hediye kültürüdür, çünkü Türk kültürü çok zengin. Ümit verici ve simgesel bir katılım olacaktır.

Dipnot 3: Atatürk bugün ne karar verirdi ise bunu hiç bir zaman bilemeyeceğiz (zaten hâlâ yaşasaydı, Türkiye çoktan beri büyük bir dünya gücü olmuştu). Fakat AB’nin öylesine bir ırkçılığına rağmen, belki de gururumuzu yenmek gerekmeli ve Atatürk’ün başladığını devam edilmeli, belki Atatürk’ün barış mesajları aklımızda tutulmalı.

Avrupa Birliği ne Türkiye’yi hak ediyor, ne de onu tanıyor:

Tweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0Share on LinkedIn0
Author :
Print