Turkey

(Bu yazı Fransızca ve Ingilizce 1 Aralık 2010’da yayınlanmış. Türkçem iyi bir seviyede ama yardıma ihtiyacım vardı: Izmir’den Hasan bey hatalarımı düzeltti. Ona çok teşekkür ederim).

Mayıs 2010’da Kıbrıs sorunu ile ilgili bir kaç Avrupalı gözlemci, Fransa ve Almanya’nın Turkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini bloke etmek için Kıbrıslı Rumların arkasında saklandığını söylediler. Angela Merkel, bir yıl önce Kıbrıslı Rumların AB üyesi olarak kabul edilmelerinin bir hata olduğunu söylemesine rağmen, geçen hafta “Türkiye Ankara Antlaşmasını Kıbrıslı Rumlara uygulamazsa AB-Türkiye müzakereleri bloke olacak” söyledi (fakat bayan Merkel Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğundan dolayı neden Türkiye’den bu protokolü uygulamasını beklemektedir?). Ama bayan Merkel hiç kimseyi kandırmamalı, çünkü müzakereler zaten hemen hemen bloke durumda. Onun çifte standartlarını Ispanya’dan, Irlanda’dan, Türkiye’den ve Finlandiya’dan koklayabiliriz! Bayan Merkel ve meslektaşı bay Sarkozy hiç inandırıcı değiller: Türkiye’nin 2005’deki Ankara protokolü ile ilgili taahhutünü ele almaya alışkındılar, ama AB’nin 1999 ve 2004’teki taahhütlerini hiç bir zaman ele almıyorlar.

Bayan Merkel, AB Nisan 2004’te Kıbrıslı Türklere ambargoların kaldırması sözünü verdiğini bilmiyor mu? Neden onlar hakkında AB’nin bu taahhütünü yerine getirmiyor? 2004’te, Kıbrıslı Türkler Kıbrısın birleşmesi için Annan barış planına “Evet” oyu verdiler, ama Kıbrıslı Rumlar “Hayır” oyu verdiler. Ama buna rağmen Kıbrıslı Rumlar bu referandumdan bir hafta sonra AB üyesi oldular. AB, Kıbrıslı Türklere doğrudan ticaret sözü vermesine rağmen, neredeyse yedi yildir hâlâ tecrit edilmiş durumdalar. Türkiye’yi sübjektif bir biçimde hedef almak yerine niçin bayan Merkel harekete geçmiyor? Türkiye bir çok kez tekrar söyledi ki AB doğrudan ticaret sözünü tutar tutmaz, Ankara protokolünü Kıbrıslı Rumlara uygulayacaktır.

Ama billur gibi: bayan Merkel ve bay Sarkozy, Türkiye-AB müzakerelerini dondurmak için el ele vermiş utanmaz bir şekilde Kıbrıs sorununu manipule ediyorlar. Nitekim, bu iki sözde siyasetçi Kıbrıslı Rumlar’a Kıbrıslı Türkler ile ilgili bir çözüm bulunmamasını istediler:

ilk olarak bu teori geçen Mayıs ayında Kıbrıs dosyası ile ilgili bir kaç AB gözlemcisi tarafından doğrulandı (ben daha önce şüphelenmiştim ve bu teoriden Ekim 2009’da söz ettim – Ingilizce bir yazım).

Ikinci olarak, senatör Marco Perduca tarafından doğrulandı. ABhaber’nin yaptığı görüşmeyi aktarmak istiyorum:

“İtalyan Senatör Marco Perduca, AB’nin Kıbrıs’ta yaptığı hataların kabul edilemez olduğunu söyledi. BM Annan planına evet diyen Kıbrıslı Türklerin hala izolasyonlar altında kalmasına AB’nin seyirci kaldığına dikkati çeken İtalyan Radikal Parti üyesi senatör Perduca, Kıbrıs sorununa nerden bakılırsa bakılsın AB büyük bir yanlışın içinde dedi.

Radikal parti üyesi İtalyan senatör Marco Perduca KKTC’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrası gelişmeleri ABHaber’e değerlendirdi:

”İlk önce Talat’a çok teşekkür etmek lazım. Yeni hükümetin ve cumhurbaşkanı Eroğlu’nun ajandasına bakmamız gerekiyor. Ancak öyle görülüyor ki, Eroğlu müzakereler konusunda tavır aldı. Bu Kıbrıslı Türkler için olumlu bir gelişme. Müzakereler önümüzdeki günlerde başlayacak.

AB’nin Kıbrıslı Türklere yönelik tüzükleri kabul etmemesinin hala tartışılıyor olması kabul edilemez. Bu AB’nin inandırıcılığı ve güvenilirliliği açısından da kabul edilecek bir şey değil. Kıbrıslı Türkler’e yönelik tüzükleri bloke edip, bir taraftan da müzakerelere devam edemeyiz. Böye bir şey olmaz.

Tüzüklerin kabul edilmesi gerekir. Tüzüklerin kabulü, müzakere sürecine olumlu katkı sağlar. Rumlar’ın blokajı siyasi bir karar.

Türkiye limanlarını Rumlara açmalı, buna AB’de kimse itiraz etmiyor zaten. Ama Kıbrıslı Türklere karşi olan izolasyonlar da biran önce sona ermeli. Bazı AB üyesi ülkeler Türkiye’nin AB sürecini tıkamak için Kıbrıslı Rumların arkasına saklanarak esas AB’ye büyük darbe vurdular.

BM planını kabul eden Türklere söz verip onları izolasyonlar altında tutmaya devam ederken BM planına hayır diyen Rumlarıda AB üyesi yaptılar. AB bunu kimseye anlatamaz. Oynanan oyuna son verilmeli.

Kıbrıslı Türklerin güçlü, yeni bir siyasi politikaya ihtiyaçları var. Eroğlu, Kıbrıslı Türklerin izolasyonlardan kurtulması ve AB çerçevesinde var olan haklarını elde etmesi (Türkçe dilinin resmi dil olması, 2 milletvekilinin AP üyesi olması) için Avrupalı parlamanterleri bir araya getirmesi lazım.””

Üçüncü olarak, Ekim 2010’da bu teori AB parlamentosundaki bir kaç siyasetçi tarafından da doğrulandı. AB, kendisi ve Kıbrıslı Türkler arasındaki doğrudan ticaret ile ilgili bir sözde hukuki karar aldı, ama o gün gerçekten ne olduğunu bazı AB’li parlamenterler açıkladılar:

”Avrupa Parlamentosunda Kıbrıs ve Türkiye dosyasına hakim olan sosyalist grup üyesi parlamenterler Kıbrıs sorunun arkasında saklanan iki ülke olduğuna dikkati çekerken olan AB’ye oluyor görüşünü dile getirdi. AP sosyalist grup üyesi ABHaber’e tüzük kararını şöyle değerlendirdi:

”Türkiye’nin AB üyeliğine Merkel ve Sarkozy (Almanya-Fransa) kesinlikle karşi çiktigi için, üyelik önündeki en büyük engel olarak duran Kıbrıs’ta, Türkiye’nin önünü açması muhtemel olumlu gelişme istemiyorlar. Yani Kıbrıs’ta çözüm sürecinde ilerleme şu sıralar AB’deki bu iki büyük ülkenin arzu ettiği bir şey değil. Rum tarafı da bu yönde kendilerine katkı koyuyor. Rum tarafının bu kadar çözüme isteksiz davranmasının bir nedeni de budur. Bu iki ülkeden cesaret buluyorlar.

Yoksa Almanya ve Fransa gerçekten çözüm yönünde katkı koymak isteseler, Rum tarafını çözüme zorlayıcı veya motive edici adımlar atmasını sağlayabilirler. Bizler bu görüşlerimizi Kıbrıslı Türk meslektaşlarımıza aktardık.

Kimse biribirini kandırmasın, Kıbrıslı Rumlar tek başlarına AB’de kıllarını dahi kıpırtadamaz.

Gerek Almanya gerekse Fransa, Türkiye’nin AB’ye girmesine engel olmak için Kıbrıs’ı kullanıyor. Yani Kıbrıs’ta işler iyi giderse, Türkiye’nin önündeki engeller kalkacak. İşte işin özü bu. Bunu istemiyorlar, istermiş gibi görünüyorlar sadece. AP Hukuk Servisi ve AP Hukuk İşleri Komisyonu’nun kararını bu bilgiler ışığı altında değerlendirmek gerekiyor.””

Böylece, bayan Merkel Fransız meslektaşı bay Sarkozy ile birlikte Kıbrıs’da barışa karşı haince plan yapıyorlar, böylece Türkiye’nin AB üyeliğine karşı durmuş oluyorlar.

Bayan Merkel AB-Türkiye müzakerelerini tamamen sabote etmeyi başarabilir. Ama inanıyorum ki onun son gülünç deklarasyonu sadece Türkiye’yi başarılı bir şekilde manipule ettiği bu müzakerelerinin blokajı ile ilgili sorumlu tutmaktadır. Bayan Merkel’in bu utanç verici deklarasyonu sadece Türkiye’yi işaret etmeyi hedefliyor. Ama Türkiye’yi işaret etmek modadır, ve çözemediği işsizlik veya çevre gibi sorunlarıyla karşı karşıya olmaktan daha kolaydır. AB ve vatandaşları, öylesine bir seviyeye şahit oldukları için çok şanslıdırlar.

Ama bayan Merkel’in oyalaması başarılı olmayacaktır. Aslında, ahlâkı bozan propagandasının sonuçları ile yüz yüze gelmek zorunda kalacaktır. Sorumluluğunu kabullenmek zorunda kalacaktır, çünkü onun ve bay Sarkozy’nin yüzünden AB-Türkiye müzakereleri dondurulmuştur (ve onların yüzünden yüzde 100 dondurulmuş olabilir). Tüm dünya onların ahlâkı bozan Kıbrıs oyununun farkındadır. Ama hatırlayalım ki müzakerelerin sonunda Fransa’da Türkiye’nin AB üyeliği ile ilgili bir referandum organize edilecek. O halde neden bay Sarkozy ve bayan Merkel AB-Türkiye müzakerelerinin sürecini bloke ediyorlar? Fransız vatandaşlar “Evet” oyu kullanacaklar diye mi korkuyorlar?

Bu iki sözde lider, komplolarının AB ruhuna ve kredibilitesine çok büyük zarar verdiğini farkına varmalıdırlar. Sadece mesuliyetsiz insanlar böyle hareketlerde bulunabilirler. Komploları, ki Robert Schuman ve Jean Monnet’nin Avrupalı değerlerine ciddi bir şekilde zarar vermekte, adalete ve barışa bir hakaret etmektedir.

Bu iki sözde lider gerçekten güvenilir olmaktan çok uzak. 2004’te, Gerard Schröder Almanya adına ve Jacques Chirac Fransa adına imza attı. Nitekim, Almanya ve Fransa AB-Türkiye müzakerelerinin açılışı için imza attılar. Ama bayan Merkel ve bay Sarkozy bu imzaları reddediyorlar, bu nedenle Almanya’nın ve Fransa’nın kredibilitelerine de çok büyük zarar vermektedirler.

Tekrarlıyorum: Türkiye bir çok kez ifade etti ki AB 2004’teki diğer bir taahhütünü yerine getirir getirmez, yani AB Kıbrıslı Türklere karşı ambargolarını kaldırır kaldırmaz, Kıbrıslı Rumlara limanlarını ve havaalanlarını açacaktır.

Böylece bayan Merkel ve bay Sarkozy Kıbrıs sorununu çözmek için ve AB-Türkiye müzakerelerini debloke etmek için ne yapılması gerektiğini biliyorlar. Ama korkunç gerçek şu ki Kıbrıs sorununu çözülmesini istemiyorlar, çünkü Türkiye’nin AB üyeliğine karşı oldukları bir sır değil.

Son ama aynı derecede önemli olarak, hatırlayalım ki bayan Merkel’in sağ kolu Elmar Brok şunu söyledi: “Kıbrıslı Rumlar bize ne sorarsa onu yaparız”.

Bayan Merkel, bay Sarkozy ve CDU-CSU/UMP’li hizmetlileri Soğuk savaşı çok iyi hatırmalıdırlar. Ve özellikle bayan Merkel. Kendisi ve AB, SSCB’den korkuyorlardı. Türkiye’ye ihtiyaçları vardı, böylece Türk Cumhuriyeti, bir NATO üyesi olarak, onları on yıllar boyunca korudu.

Günümüzde, bayan Merkel Türkiye’nin AB üyeliğine soğuk davranıp karşı çıkıyor, ve Türkiye’nin Soğuk savaş esnasındaki kilit rolünü unutturmak istiyor. Türk ulusuna karşı bir hainlik içindedir. Ben bunu içerledim.

Türkiye sadık bir müttefikiydi ve hayati bir görev üstlenmişti, ama Ingiltere başbakanı David Cameron’un geçen Temmuz ayında söylediği gibi, bayan Merkel ve bay Sarkozy Türkiye’den sadece kamp nöbetini tutmasını ama çadırın içine girmemesini istiyorlar. Bayan Merkel ve bay Sarkozy kötü hafızaları yok ama vicdanları yok. Türkiye’ye sadık müttefik olmaktan çok uzaktadırlar. Ama Türkiye’yi hak etmiyorlar. Üstelik, Jean Monnet ve Robert Schuman’a da lâyık değiller.

Aklıma gelmişken, savunma konusunda AB’nin hâlâ Türkiye’ye ihtiyacı var, ki Türkiye NATO’nun inkinci ordusuna sahiptir. Anadolu’nun çok hassas jeo-stratejik konumundan dolayı, söyleyebiliriz ki AB, bir AB üyesi Türkiye’nin sayesinde, herhangi bir uçak gemisine ihtiyaç duymayacaktır. Ayrıca, bay Werner Hoyer bir kaç hafta önce, Türkiye Avrupa’nın güvenlik yapısından ayrı düsünülemeyeceğini söyledi. Ama bay Hoyer, AB, Türkiye ile dürüst olmalıdır. AB, gerçek ve sadık bir müttefik gibi davranmalı, ve Türkiye’yi çadırın içine girmesini engellerken ondan çıkar elde etmeye son vermeli. Gerçekten inanmıyorum ki bu hain ve berbat AB, Robert Schuman ve Jean Monnet’nin hayal ettiği AB’dir.

Sonuç olarak, Bayan Merkel, bay Sarkozy, hristiyan demokratlar (CDU-CSU) ve UMP inanılır değiller: kendi ülkelerinin imzalarını reddedikleri için dürüst ve sağlam olmalarını umamayız. Bay Schröder ve bay Chirac’in imzalarına saygı göstermedikleri gibi AB’yi ve doğruluğunu da yok ediyorlar. Bazıları söylüyor ki bayan Merkel ve bay Sarkozy kısa vadeli siyasi çıkarlar için Türkiye’nin AB üyeliğine karşılarmış. Ben buna inanmıyorum, çünkü bu hakikat olsaydı Kıbrıs’ta barışı sabote ederek o kadar ileriye gitmezlerdi. Dinden dolayı Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyorlar. Ama insanları, ülkeleri veya kıtaları din sebebiyle ayırmak tehlikelidir ve Avrupa’da ve dünya’da daha çok gerilime yol açabilir. Barışı yok etmek için daha kötü bir şey yoktur. Tüm ana dinlerimiz barışı nefes alip veriyor, ama neden barış dünyaya yayılamıyor anlamıyorum.
Bayan Merkel Türkler’den dinlerini Hristiyanlığa değiştirmelerini mi bekliyor? Bayan Merkel kendisini üstünlük kompleksinden özgürlestirmeli. O ve diğer anti-Türkiye siyasetçiler, Türkiye’nin bir AB üyesi olmasını istemiyorlar, çünkü – büyük kısmı müslüman olan – Türkleri AB parlamentosunda görmek istemiyorlar (Türkiye bir AB üyesi olursa, AB parlamentosunda yaklaşık olarak 96 sandalyeye söz sahibi olacak). Aslını sorarsanız, 96 Türk siyasetçisinin AB’nin karar mekanizmasına katılmalarını tolere edemiyorlar (günümüzde, elbette birkaç müslümanı AB parlamentosunda tolere ediyorlar, ama Türkiye gibi bütün bir ülkeyi değil. Ama Türkleri müslüman olarak değil, Türkiye Cumhuriyetinin Türk vatandaşları olarak değerlendirmeleri gerekmeli).
Bayan Merkel ve bay Sarkozy’nin saçma sözde “imtiyazlı ortaklığı” aslında “imtiyazlı ırkçılık” ile özdeşleşiyor, veya birileri tercih ederse, “imtiyazlı müslüman” teklifi ile özdeşleşiyor! Ama bu sözde “imtiyazlı ortaklığın” hiç bir anlamı yoktur. Türkiye zaten AB’ye pek çok sembolik alanda çok yakındır: mesela Avrupa Konseyi (1949), Eurocontrol (1989), veya Gümrük Birliği (1996’da yürürlüğe girdi – bir hatırlatma: Türkiye’nin ekonomisi AB’nin ekonomisine o kadar bağlıdır ki Türkiye üye olduğu zaman euro bölgesine hemen katılabilecektir. Şaşırtıcı bir haber, değil mi?). Böylece, Türkiye hakikaten bir AB üyesidir, ama resmi olarak değil: sadece karar mekanizmasına katılımı eksiktir. Bundan dolayı, Türkiye AB parlamentosunda temsil edildiği zaman, nihayet resmi bir AB üyesi olduğunu söyleyebileceğiz.
Ama bay Sarkozy’nin ve bayan Merkel’in “imtiyazlı ırkçılık” teklifleri – herhangi gelecek bir teklifin yanısıra – açıkça Türkiye’nin AB parlamentosunda oy kullanmasını önlemeyi hedefleyecek. Bir başka deyişle, ırkçı önerileri açık bir şekilde Türkiye’yi AB’nin gettosunda izole etmeyi hedefliyor.
Ama şunu hatırlayalım: Avrupa Ekonomik Toplumu oluşturulduğu zaman Türkiye – 1950 yılların sonunda – bir Avrupa Politik Toplumu ile ilgilendiğini belirtti (yani mevcut olan Avrupa Birliği). Bu beyan açıklayıcı bir vizyon ile özdeşleşiyor. Bu sembolik beyan 1950 yıllarına kadar uzanıyor! Ve 1999’da Helsinki’de, Türkiye nihayet AB’ye resmi bir üye olarak tanımlandı, ve Avrupa Birliği’nin tümü imza atarak hedef Türkiye’nin tam AB üyeliği olduğunu altını çizdi. Tam AB üyeliği. Kısaca, Türkiye, Cumhurbaşkanını bay Gül, Başbakanı bay Erdoğan, Dışisleri Bakanı bay Davutoğlu, AB işlerinden sorumlu ve baş müzakereci bay Bağış, ve CHP’nin başkanı bay Kılıçdaroğlu ne fazla ne eksik beklemektedirler.

Saygılar

Cem

Dipnot: bayan Ria Oomen-Ruijten, Türkiye’nin dış politikasını AB’nin dış politikasına uyumlu hale getirmesi gerektiğini söylediğini anımsatalım. Çok tuhaf. Eğer AB Türkiye’den dış politikasını kendi dış politikasına göre koordine etmesini bekliyorsa, neden bayan Merkel, bay Sarkozy ve bir kaç AB hükümeti hâlâ Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyorlar? AB ne istediğini bilmiyor gibi görünüyor. Yine bir siyasi gemi enkazı olduğunu ispatlıyor. Bu arada, bayan Hélène Flautre, AB’nin Türkiye’nin bölgesindeki rolünü kıskandığını söÿledi.

İşin doğrusu, Ahmet Davutoğlu harika işler yapıyor:

Komşularla sıfır sorun
Komşularla sıfır sorun

(ama Amerika Birleşik Devletlerinin yönetimindeki bazı insanlar bay Davutoğlu ve bay Erdoğan’nın Orta Doğuda yaydıkları barıştan rahatsızlar (Wikileaks’in temel amacı dünyada ortalığı karıştırarak dikkati başka yöne çekmektir. Nasıl olabilir ki Wikileaks’e öylesine gizli dosyalar gönderildi? Ve kim bunca dosyaları gonderdi?)).

Dipnot 2: Türkiye Başbakanı bunu söyledi: “Avrupa Birliği Türkiye’yi 50 yıldır bekletiyor. 50 yıl bekleyen başka bir ülke yoktur.”

Böylece, bay Erdoğan AB’yi anlamıyor. Üzücü gerçek şu ki AB mesuliyetsiz insanlar tarafından yönetiliyor. Ama inanıyorum ki bütün Türk siyasetçiler AB’den bıktı, özellikle bay Sarkozy, bayan Merkel ve Yunan tarafından bıktılar, çünkü AB-Türkiye müzakerelerini dondurmak için Kıbrıs’ın birleşmesine karşı haince plan yapıyorlar.

Türk vatandaşlara gelince, onlar da AB’den bıktılar, çünkü AB, 1963, 1999, ve 2004’deki taahhütlerini yerine getirmiyor (Türkiye’nin AET/AB’ye üyeliğini öngören Ankara Antlaşması, Türkiye’nin AB tam üyeliğinin yolunu açan imzaları, ve AB-Türkiye müzakerelerinin açılışını onaylayan imzaları). Ve bir kaç AB’li siyasetçinin maksatlı ırkçı deklarasyonlarından dolayı, AB’nin apaçık çifte standartlarından dolayı, ve son olarak sayısız AB’li medyanın aşağılayıcı ve alçakça anti-Türk linç ve saldırılarından dolayı, Türkiye’nin AB üyeliğini eskisi kadar desteklemiyorlar.

Ayrıca, Kıbrıslı Türk vatandaşları da AB’den bıktılar, çünkü AB hâlâ ambargoların kaldırması ile ilgili 2004’teki sözünü tutmamaktadır. Üstelik, Kıbrıslı Türkler Mehmet Ali Talat’ı son Cumhurbaşkanlığı seçiminde cezalandırdılar çünkü onlara ambargoların kaldırması sözünü vermişti. Bu yüzden, sayın Talat bu seçimi kaybetti çünkü tamamen AB’nin (ve Kıbrıslı Türk vatandaşlarına karşı AB’nin sözde sözünün) rehinesiydi.

Kıbrıs sorunuyla ilgili hayret verici ve ayıp davranışından dolayı, AB çok kredibilite kaybetti. Ve tüm dünya bunu dikkate aldı. Bu şartlar altında, nasıl Türkiye AB’ye güvenebilir ki?

Dipnot 3: Türkiye AB’yi reddetmiyor, ama AB Türkiye’yi reddetmektedir: bay Sarkozy ve bayan Merkel hâlâ Türkiye’nin Avrupalı kimliğini sorguluyorlar.

Bu şaşırtıcı ve ürkünç çünkü 1999’da Fransa ve Almanya da Türkiye’yi AB’ye resmi bir aday ülke olarak tanımladılar, ve Türkiye’yi önceki tüm adaylar gibi muamele edeceklerini ve hedef tam AB üyeliği olduğunu vurguladılar. Ama günümüzde, AB’nin çifte standartlarını fark edebiliriz. Basitçe, AB bir sirk olmaya başladı. Eee, AB 1999’daki taahhütünü yerine getirmemesi nedeniyle, o takdirde kendi NATO üyelerinin taahhütlerini sorgulayabiliriz: aslını sorarsanız, Türkiye’ye saldırılırsa, bu NATO üyeler Türkiye’ye yardım edecekler mi?

Dipnot 4: AB Türkiye’yi kaybetmek istemiyorsa, üyeliğini gerçekten destekleyen ülkeler bay Sarkozy ve bayan Merkel ile karşı karşıya gelmek zorundadırlar. Çifte standartlarına ve Kıbrıs komplolarına karşı mücadele etmek zorundadırlar. Hemen.

Bu iki sözde lider AB’yi yerle bir ediyorlar. Ayrıca, bütün birliği de temsil etmiyorlar. Bu bakımdan, neden Türkiye’yi destekleyen AB’li ulkeler sorumsuz politikalarına karşı somut adımlarla harekete geçmiyorlar? Bu durumun ciddiyetinin farkında değiller mi?

Doğrusu, neden Birleşik Krallık, Ispanya, Italya, Belçika, Portekiz, Polonya, Isveç, Finlandiya, Estonya, Letonya…. bu iki sözde liderlere karşı birleşmiyorlar?

Anlayamıyorum. AB üyesidirler, böylece güçleri vardır.

Bu yüzden, geleceğimiz için birleşmeyi ne bekliyorlar?

I’m sending an SOS to the true EU
I’m sending an SOS to the true EU

I hope that someone gets my
I hope that someone gets my
I hope that someone gets my

message in a blog yeah
message in a blog yeah.

(Tokelau adalardan üç çocuk, Samuel Pelesa, Filo Filo ve Edward Nasau, Pasifik okyanusunda kaybolmuştular: neredeyse yiyeceksiz 50 gün ve 50 gece boyunca akıntıya kapıldılar. Sadece iki Hindistan cevizi vardı, bir miktar uçan balık yakalamayı başardılar, ve susuzluklarını gidermek için yağmurdan faydalandılar. Mesajım: geçmiş olsun arkadaşlar).

Dipnot 5: meşru hakkı olduğu için Türkiye bal gibi AB parlamentosunda olacak. Türkiye her zaman açık seçik oldu: hiç bir zaman 1999’daki Helsinki zirvesine aykırı olan herhangi ürkünç bir teklif aracılığı ile herhangi bir ikinci sınıf AB üyeliğini tolere etmeyecektir. Bir kilit AB üyesi olarak, Türkiye AB parlamentosunda birliğinin geleceğine oldukça katkısı olacaktır.

Türkiye’nin AB üyeliği ufukta, muhtemelen 2016-2020 sularında. Ama sadece AB bay Sarkozy ve bayan Merkel’e karşı harekete geçmesi şartıyla. Ve sadece AB’nin 2014-2020 için yeni bütçesinde Türkiye’nin AB üyeliğini öngörmesi şartıyla.

Ama belki de yukarıdakı sözü edilen iki sözde lider ve Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan diğer siyasetçiler bu gelecek bütçenin Türkiye’ye fon içermemesi için şimdiden güçlü bir baskı ve propaganda yapıyorlar.

Para yüzünden Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan çok insan var. Ama hatırlanmalıdırlar ki bir kaç ülke AB bütçesinden devasa miktar paralar aldılar: Yunanistan 100 milyar euro, Ispanya da öyle. Fransa da AB bütçesinden faydalanıyor.

Ama her neyse bu insanlar bilmelidirler ki Türkiye devasa bir miktar para almayacak, çünkü AB geçmişe göre daha çok üyeye sahip olduğundan dolayı, birliğinin yeni üyeleri daha az finansal destek alacak.

Ayrıca, bunu da bilmelidirler ki Türkiye, bir AB üyesi olarak, AB’nin bütçesine çok miktarda katkı bulunmak zorunda olacak (güçlü ekonomisi ve güvenilir petrol ve gaz rezervlerinden dolayı).

Son ama aynı derecede önemli olarak: Türkiye, AB-Türkiye müzakerelerinin çevre faslı ile ilgili en az 60 milyar euro harcamak zorundadır (ancak “yatırım yapmak zorundadır” daha uygundur). Çevre faslı en zor olan fasıldır.

Böylece, bir AB üyesi olmak Türkiye’ye aslında çok miktarda paraya maloluyor (ve malolacaktır): AB üyeliğisinden hem öncesinde hem sonrasında.

Tweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0Share on LinkedIn0
Author :
Print